|
İhsan Arslan'ı tanıyalım
Emin Şirin
Geçen hafta şehit cenazeleri artmaya başlayınca Tayyip Erdoğan "Kürt Meselesi" ni gündeme getirdi. Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu "Kürt Meselesi şov"unda başrolde olanlardan biri de AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan idi. İhsan Arslan 8-9 ağustos tarihlerinde Vatan gazetesinde yayınlanan uzun ve çarpıcı bir röportaj verdi. Bu röportajında İhsan Arslan "Lozan'ı bir tarafa bırakmak lazımdır, Barzani ile ittifak kurulmalıdır, Abdullah Öcalan Kızıl Elmacıdır ve TSK yetki verilirse insan hakları ihlali işler" fikirlerini savundu.
Ertesi günde Tayyip Erdoğan'ın bazısı Kürtçü, bazısı demokrat aydınlarla yaptığı görüşmede hükümeti temsil eden tarafta yer aldı.
İhsan Arslan bu kadar ön plana çıkınca merak ettik "Kimdir?" diye ufak bir araştırma yaptık.
"Sor" yayıncılıktan nisan 1992 de çıkan "Kürt Soruşturması" adlı kitabın 259'ncu sayfasından 296'ncı sayfasına kadar İhsan Arslan'ın uzun bir röportajı var. Şimdi bu röportajdan bazı cümleleri ve fikirleri hep beraber okuyalım.
İhsan Arslan konuşuyor:
- "Ne Mutlu Türküm Diyene..." Çok meşhur olan bu slogan/ilkede Türklüğün üstün bir ırk olduğu açıkça belirtilmektedir. Benzer ifadelerine Mussolini ve Hitler'de rastladığımız bu faşist anlayış, gayri İslami olduğu gibi başka ırktan insanları tahkir ve tezyif etmektedir.
"Türkiye Türklerindir", "Türkiye ülkesiyle... bölünmez bütünlüğü..."
Başlangıçta çok masum gibi görünen bu ilkeler, gerçekte çok açık "gasp ve tahakkümü" içermektedir. Hani "başlangıçta bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurtarmışlardı, sonra birlikte kurmuşlardı?" hatta herkes bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olacaktı. Hayır, bunlar yalan ve yıllardan beri devam ede gelen gayri samimi, uyutma/aldatma politikalarının gereğidir. Eğer "Türkiye Türkiye'de yaşayan herkesindir" denemiyorsa, bu iki yüzlülüktür.
- "Türkiye'de yaşayan herkes "Türk'tür", "Milletin bölünmez bütünlüğü..." veya "Kürt diye bir şey yok, Kürtçe diye bir dil yok, dağlı Türk boyu ve bozuk lehçe masalları..."
Bu sapık anlayışla, Allah'ın (C.C.)ayetlerinden olan bir kavmin, varlığı, dini inkar edilmekte ve "millet" kavramı kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi "millet" kelimesini kavim karşılığında kullanmak yanlıştır. Dolayısıyla Türk Milleti değil, Türk kavmi demek gerekir. Ve bu cümleden olarak diğer kavimleri de bir başka kavmin içinde mütalaa etmek haksızlık ve gerçekleri saptırmaktır.
"Kemalist, laik ve demokratik ilkeler", TC Anayasasının ilk temel ilkeleri, Türkiye'de yaşayan herkese zorla dayatılmaktadır. Yani Türkiye'de varolan herkes, bu ilkelere iman etmek ve yaşamının her safhasında ona uygun amel etmek zorundadır. Meclisin tamamı değil, halkın tamamı dahi isterse, bu ilkelerin değiştirilmesi talebinde bulunulamaz. Türklük adına yönetimi ellerinde bulunduranlar halkları için "Kemalizm" adında bir din tercih etmişlerdir. Her halde Türklerin atası olmaya layık olununca, onlara din tayin etmek de kaçınılmaz oluyor! Ve Türkiye'de herkes, okulda, iş yerinde, askerde, ticari hayatında özellikle yaşamın her noktasında "Atatürk devrimlerine, ilke ve inkılaplarına, laikliğe iman etmek" ve bu inancını marşlarda, söylevlerde, memuriyete girişte belge ve taahhütler imzalayarak ikrar etmek ve bununla "gurur duymak, mutlu olmak" zorundadır.
- Bu açıklamalarımla, Türk kavmine mensup insanları itham ettiğim sanılmasın. Söz konusu ırkçı anlayış ve politikaların sahibi TC yönetimleridir. Elhamdülillah imanımın ve Müslümanlığımın gereği olarak hiçbir şekilde Türk'ü Kürt'ten ve Kürt'ü Arap'tan farklı görmem ve birini diğeri lehine/aleyhine tercih etmem. Böyle bir sapıklığa ve adaletsizliğe düşmekten de Allah'a (C.C.)sığınırım.
-"Ulus Devlet" veya "İdeolojik Devlet" kavramına da biraz değinmek lazım. Irkçılar için ulus devlet bir anlam ifade edebilir ve savunulabilirse de biz Müslümanlar bu anlayışa iltifat edemeyiz. Zaten bu anlayışı emperyalist batının İslam toprağını parçalamak için kullandığı haince bir formül olarak değerlendirmekteyiz.
Biz Müslümanların tezi kesinlikle "Ulus Devleti" olmamalıdır.
Bizler için devlet, nitelik olarak ana unsurlarını ideolojimizden (İslam'dan) alan devlet olmalı. Hiçbir kavim ve ırkın belirleyici ve etkileyici rol almadığı, bütün kavimlerin Müslüman kesimlerinin "ana unsur" olarak, eşitlik, adalet, ehliyet ve liyakat esaslarına uygun şekilde; çağdaş, insan gereksinimlerine cevap veren ve maslahata göre tercih edilecek yöntemlerle bir siyasal yapılanma: muhkem nüanslarla çelişmeyen, hakların hür, bağımsız idare ve katılımları ile meydana getirilecek bir üst otorite, devlet...
Gönül isterdi ki, Kürt'ü ile Türk'ü ile Müslümanlar, ne TC'nin ne de PKK'nın etkisine girmeden, bölgede ümmetin maslahatına uygun görüş ve politikalar üretebilsinler.
TC ise yetmiş yıldan beri varolan, Kemalist, laik ve demokratik (olduğu kendinden menkul) bir devlet yönetimi. Kemalist ve laik inkılabın temel karakteri İslam düşmanı oluşudur. Çünkü cumhuriyet, Osmanlı İslam Devletinin yıkılan temelleri üzerine oturtulmuş, ilga edilen hilafet makamı yerine ihdas edilen parlamenter sistem... Türkiye'de rejim, komünizmi düşman göstererek batılılaşma sürecine girmiş; İslam düşmanlığını esas alarak kurumlaşmıştır.
- Müslümanların ulusal devletçilik değil, ümmet devleti savını, anti-emperyalist tavrını, halkların eşitlik ilkesine inancını, mazlumların yanında/zalimlere karşı oluşunu, emin, adil ve hakperest olan farklı kimliğimizi, yaşamımızın her safhasında sergilemeli ve - sohbetimizin konusu ile ilgisi münasebetiyle - özellikle Kürt halkına anlatabilmeliyiz.
Bölgede İslami tebliğ ve çalışmaların önünü tıkayan engellerin giderilmesi için çok yönlü tedbirler almalı ve girişimlerde bulunmalıyız.
Anayasadaki Kemalist - laik ilke ve inancın tüm halklara dayatılması suretiyle de kendi kavmi için uygun bulduğu dini, hem kavmine hem de diğer kavimlere zorla benimsetip, onların dinlerini değiştirmeye kalkışarak, dünyada eşi görülmemiş bir ırkçılık ve zulüm yapılmaktadır.
Bu ülkede, yukarıda sıraladığımız ırkçı uygulama ve politikalara muhalefet edenlere karşı da yine benzerlerine az rastlanır cinsten şiddet, baskı, imha ve zulüm tatbik edilmiş ve halen edilmektedir. Bütün bunlar her fırsatta takdis edilen Lozan'da batılı emperyalistlerin çizdiği sınırların çevrelediği vatanın bütünlüğü, milletin bölünmezliği, Kemalist ve laik devrim ilkelerinin bekası uğruna!...
- Türkiye batılılaşma ve batılı devletler ailesine katılabilmek için yırtmadık yerini bırakmadı. Din ve kültür itibariyle kendi kimliğini inkar ederek, batılılaşmayı kuruluşundan beri hedef ittihaz ettiği malum. Netice olarak doğu ülkeleri içinde Türkiye kadar batı hayranı ve batılı ülkeler ile sıkı fıkı olan başka ülke göstermek mümkün değil.
"Bölücülük" suçlaması sakız gibi kullanılıyor bazı çevrelerce... İslam coğrafyasının bağrında kurulmuş ve Müslüman halklar arasında yapay çizilmiş sınırlarla meydana getirilmiş, ırkçı, Kemalist - laik anlayışla yönetilmekte olan son Türk devleti (ki bu devletin yönetim geleneğinde İslam'ı yok etmek ve Müslümanlara kan kusturmak ana karakterdir) takdis ediliyorsa; bu taktirde Türklük adına böyle bir devletin vatanının bir taşına göz dikmek bölücülük ve Türklüğe büyük ihanettir.
T.C. şu haliyle İslam devleti olmadığı, fakat bu ülkede verilen İslami mücadele ile yakın zamanda Türk devletinin İslam devletine dönüştürüleceği ümit ve iddiaları varsa, buna da bir diyeceğimiz yok.
- İster komplo, ister tahrik ve entrika deyin; dünya emperyalizmi ve bölgenin zalim yönetimleri tarafından hedef seçilen; halkımızın menfaatleri ve kaderini belirleyecek kutsal değerleriyle özellikle İslam'ın kendisidir.
- Türkiye coğrafyasında, "Türkiye'de Lazlar da var, Arnavutlar da var, neden onlar sorun çıkarmıyor?" demenin veya ille de Kürtleri sorun çıkarıyor olmakla itham eden zihniyetin akliyet ve hakkaniyetinden bahsetmek mümkün değildir.
- Tarihi gerçeklere rağmen ilk Kurucu Meclis'ten sonra Türklük adına yönetimi eline geçiren bir avuç kurmay kadro, Kürtlere yönelik inkar, baskı, imha politikalarını adım adım icra etmeye başlıyor. Tarih için kısa sayılacak bir dönem içinde bir düzineden fazla başkaldırı oluyor. Bu isyanların tamamı kanunsuz ve en ciddi bir şekilde kanla, toplu imha, sürgün ve mecburi iskanlarla bastırılıyor.
İster dini, ister ulusal gerekçelerle olsun; resmi ideoloji ve yöntemlerine karşı 70 yıldan beri girişilen tüm başkaldırı ve isyanların, hakim ideolojiye nispetle masum sayılması gerekmez mi? Son İslam Devletini, hilafet makamını ve onun müesseselerini hangi sebeple olursa olsun ortadan kaldıran ve yegane politikası İslam'a düşmanlık ve onu yok etme esası üzerine kurulan bir zihniyet ve otoriteye karşı girişilen tüm isyan ve başkaldırıları alkışlamak ve desteklemek gerekirken; kimi Müslümanlar olarak hem işlenen bunca cinayet ve zulümlere seyirci kalmış, hem de Kürt halkı söz konusu olunca, zalim ve İslam düşmanı güçlerin lehine tercihlerimizi yapabilmiş ve halen de yapa gelmekteyiz.
Kemalizm gündeme geldiğinde, çoğumuz açıklamalarımızın başında/sonunda, sistemin laik ve din dışılığını söyler ve 163'üncü maddeden dolayı Müslümanların çektiği sıkıntıları belirtmekle iktifa ederiz.
- Rejim, Türkiye'de yaşayan tüm insanına uyguladığı "cahilleştirme, dinini yasaklama, dinini saptırma ve tahrif etme" ihanet planlarını Kürdistan insanına da acımasızca uygulamıştır. İnsanlık suçu sayılabilecek bu politikalar sonucunda bölge halkının değer yargıları değiştirilmiş, dini değerlere bağlılığı zayıflatılmış, işsizlik ve fakirlik bölge insanının doğal karakteri haline getirilince, insanların kitle halinde ve rahat bir şekilde İslami olmayan konum ve kamplarda yer alması kolaylaşmıştır.
Başta Diyanet teşkilatı ve çoğu resmi din görevlisinin bilinçli olarak dini saptırma faaliyetleri, rejimden yana tavırları ile bölgede yaşayan kimi şeyh ve mollaların, cehaletten kaynaklanan menfi tutumları "yegane kurtarıcı din İslam" olumlu imajının halk arasında zayıflamasına neden olmuştur.
- Hele hele rejimin asırlık zulmü, hilafeti ilga ve İslam düşmanlığı halen bütün şiddetiyle devam ediyorken kimi Müslüman'ın PKK'nın kafirliği ve Apo'nun sosyalistliğinden bahsetmesi karşısında sempatizanlar tarafından verilen... "Yetmiş yıldır bizi Türk Kemalistleri idare etti, bırakın biraz da Kürt Sosyalistleri idare etsin" cevabı, avamın tepki ve hissiyatına tercümanlık yapmaktadır.
- Söz konusu mesele (Kürt Meselesi) ile son aylarda daha çok ilgilendiğim doğrudur. Bu ilginin tek sebebinin İslami kimliğim olduğunu ve sadece Allah (C.C.) rızasını hedeflediğimi belirterek çok kısa bir cevapla bu soruyu geçiştirmek mümkün ise de bu cevabımı biraz daha açmada yarar görüyorum. İslami geleneği olan bir ailede yetişmekle birlikte ancak 1960 - 61 yıllarında, lise döneminde bilinçli olarak İslam'dan yana tercihimi yaptım. O günden beri bu cephenin değişik unsurları içinde yer aldım. Türkiye'nin sosyal ve siyasal açıdan her on yılda bir geçirdiği tüm evrim - devrim ve maskaralıkları yakından gözleme talihsizliğini yaşadım. Ama hep müminlerle ve İslami cephede yerimi muhafaza ettim. Bunları sadece "şükür" babından hatırlatma gereği duydum.
- Yangın olarak telakki ettiğim durum, Kürt halkının mazlumiyetinin artması yanında, son gelişmelere paralel olarak süratle İslam'dan uzaklaşıyor olmasıdır. Bu değişim, TC'nin dini saptırma ve bölgede gittikçe güçlenen PKK'nın dini kullanma gayretleri sayesinde hızlanmaktadır. PKK'nın ideolojik niteliğine rağmen halkın mazlumiyetinin yanında yer alması, halkın gönlünde ona sempati oluşmasına ve giderek partinin sosyalist ideolojisine antipatinin azalmasına sebep olmaktadır.
Kürt halkının üzerindeki zulmün kalkması ve İslam ile şereflenmesi benim temennimdir. Bununla birlikte Kürt halkının İslam ümmetinin bir parçası ve bu sorunun da ümmetin sorunlarından bir sorun olduğunun bilincinde olduğum için Allah'a (C.C.) hamt ediyorum.
- TC yönetimleri kendini üstün görme, hükmetme, kavmini tercih, kendisine ait dini başkalarına dayatma ve ekonomik istismar anlayışlarından hareketle ırkçı politikalar uyguluyor ve bu statikosunun devamı için kan ve gözyaşı pahasına şiddet uyguluyorken; Kürtler, bütün bu olumsuz politika ve uygulamalar karşısında inkar edilen varlığı ve insan olmaktan kaynaklanan doğal haklarını (belki bir kısmını) talep ederek tepkisel ve savunmacı bir konum ve pozisyondadırlar.
- Türkiye olarak adlandırılan ve yaşamakta olduğumuz ülkenin sınırları da İslam'ın düşmanları tarafından Lozan'da belirlendi. Misak - ı Milli ile tescil edilen ve birçok Müslüman'ın bile savunduğu ve uğrunda kan dökmenin vacip ve şehadet sayılacağını iddia ettiği sınırlar!...
Bizim üzerinde fazla durmamızı gerektiren, vatan kavramının ideolojik/akidevi boyutudur. Marksistler veya kapitalistlerin vatan tanımları bir yana, Müslümanlar olarak İslam'ın bu kavrama yüklediği mana bizim için önem taşır ve bu yönü ile bağlayıcılık arz eder. İdeolojik olarak "vatan" millet ve ümmet kavramlarını birlikte değerlendirmek zorundayız. Bu anlamda vatan, tüm Müslüman halkları içinde barındıran ve en geniş kapsamıyla (İslam milletinin) Müslümanların yaşadıkları "İslam vatanını" ifade eder. İslam devleti ve küfür devleti kavramlarını da bu bağlamda ele almak mecburiyetindeyiz.
Şuraya gelmek istiyorum: Müslümanların vatanı neresi ise orayı korumak, orayı kurtarmak ve vatan diye orasını isimlendirmek gerekir. Bu manada Türkiye coğrafyasının Misak-ı Milli ile çizilen sınırları hiçbir anlam ifade etmemektedir. Üstelik bu "misak" ile İslam coğrafyasının parçalanmışlığına rıza gösterilip, Türkiye parçasının ayrı olarak devamı tescil edilmiştir.
Biz Müslümanlar, Kürdistan ile ilgili uzun vadeli politikalar belirleyip, planlı uygulamalarda bulunmak zorundayız. PKK'nın silahlı yöntemle 5-10 senede elde ettiği başarı ve ulaştıkları merhale bizleri yanıltmamalı. Yöntemin gayri İslamiliği ve siyasi konjonktürün Müslümanlar için daima farklılık arz edeceği gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemeli."
Evet, İhsan Arslan böyle diyor... Her bir cümlesi aynen röportajından alınma.
Bilmem başka söze ihtiyaç var mı? Ben sadece size İhsan Arslan'ın bir milletvekili olarak yemin ederken milletin bölünmez bütünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağına yemin ettiğini hatırlatmak isterim. Namusu ve şerefi üzerine yemin ettiği bu Anayasa, laikliği koruduğu gibi 66. maddesinde de "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" diyor.
Doğrusu "kim bilir İhsan Arslan da belki patronu Tayyip Erdoğan gibi gömleğini çıkartmıştır, değişmiştir" diyebilirdik ama Vatan gazetesindeki röportaj ayni fikirleri korunduğunun ipuçlarını veriyor.
"17 Ağustos tarihli basından öğrenildiğine göre" AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP'nin 4. kuruluş yıldönümü dolayısıyla İstanbul'daki My Showland'de düzenlenen törende yaptığı konuşmada:
"Etnik unsurlar vardır. Kürt'ü vardır, Laz'ı, Çerkez'i, Gürcü'sü, Arnavut'u, Boşnak'ı, Türk'ü vardır. Bunlar ülkemizde bir alt kimliktir. Bunun bir tek üst kimliği vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır" demiştir.
Anayasamızın 66. maddesi ise şu şekildedir,
"Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür".
Sorular :
1 - AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Türk" kimliğini bir "alt kimlik" olarak nitelemesi Anayasa'nın 66. maddesine uygun mudur?
2 - AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Bir tek üst kimlik vardır, o da T.C. vatandaşlığıdır" söylemi Anayasa'nın 66. maddesine uygun mudur?
3 - Birinci ve ikinci sorudaki söylemler Anayasa'nın 66. maddesine uygun değil ise, makamınız ne gibi bir icraatta bulunacaktır?"
İhsan Arslan'ın fanatizmindeki birinin anlamasına imkan yok ama başbakan olduğunu söyleyen kişinin Fikret Bila'nın bugünkü yazısını okuyup Demirel'den biraz ders alması lazım. Yazıyı hep beraber okuyalım:
"9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, başbakan olarak 1992'de söylediği "Kürt realitesini tanıyoruz" sözü ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Kürt sorunu vardır" sözü aynı anlamda mıdır? Değilse aradaki fark nedir?
Başbakan Erdoğan, İstanbul'da yaptığı konuşmada, "Bugün benim söylediklerimi 15 sene önce rahmetli Özal da söyledi, Sayın Demirel de söyledi..." diyerek, bir fark olmadığı mesajını verdi.
Ama Demirel, öyle düşünmüyor. Başbakanın aksine, "Kürt realitesi" ile "Kürt sorununu tanımak sözleri arasında önemli farklar olduğunu düşünüyor.
9. Cumhurbaşkanı Demirel, dünkü görüşmemizde iki söylem arasındaki farkı anlattı.
Demirel, "Kürt realitesini tanıyoruz" derken neyi kastettiğini açıklarken şöyle dedi:
"Ben "Kürt realitesi" derken, Kürt diye bir insan vardır, bunu kabul ediyoruz dedim. Ne demek bu? Yani Kürt vardır ama Türk vatandaşıdır, demek. Türk olmak için illa Türk ırkından gelmek gerekmez. Türk ırkına mensup olarak da Türk vardır ama Türk sözü ırki anlamının üzerinde anlam taşır. Bir milletin adıdır. Bu millet tanımı ise ırka dayanmaz. Türk milleti, kavramı budur.
Türk milletinin içinde başka ırktan gelenler de olabilir. Irki olarak Türk olması diye bir koşul yoktur. Siz ırki olarak Kürt'üm diyebilirsiniz ama bu millete mensupsunuz, bu devletin vatandaşısınız. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iseniz Türk milletine mensupsunuz, o anlamda Türk'sünüz. Zaten Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da böyle diyor. Türklüğü böyle tarif ediyor. 66. maddesinde Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk'tür der. Bu da Türklüğün bir üst kimlik olarak görüldüğünü gösterir.
Irki olarak kendinizi Türk, Kürt veya başka bir soydan sayabilirsiniz ama üst kimlik olarak Türk'sünüz, millet olarak Türk'sünüz. İşte fark buradadır. Ama Kürt realitesi yerine "Kürt sorunu" dediğiniz zaman başka yerlere gidersiniz. Millet sorunu, siyasi bir sorun kabul etmiş olursunuz. Bu bakımdan benim söylediğim şeyle Erdoğan'ın söylediği aynı şey değildir."
Haber X - 17.08.2005 14:17
|